20 Aug 14 @ 4:24 pm  —  via + org  —  reblog
Hatıra -1. Bölüm-
‘Eski İngiltere dolayları..’
“Kabarık eteklerini bir çırpıda yukarı kaldırıp inmeye başladı merdivenleri. Çabuk olmalıydı. Sondan ikinci tekne daha fazla uzaklaşmadan yakalayıp durdurmalıydı. Tüm cesaretini toplamıştı ki arkasından kaba bir ses ayaklarını olduğu yere sabitledi. ‘Hanımefendi, at arabası hazır. Gidelim mi.’ Olduğu yerde eteklerini yere bıraktı, yüzündeki telaş tebessüme dönüştü. Kader, dedi. General merdivenin başında elini uzatmış bekliyordu. Beyaz eldiveni ince parmaklarına geçirip adamın davetine karşılık verdi. ‘Babanız çok nazik, hem de dört atlı bir araba. Doğrusu bunu beklemiyordum’ dedi General. Adamın sesindeki küçümseme zehir gibi yayılmıştı Susan’nın kulaklarından. ‘Doğrusu ben de beni yalnız başıma eve dönmeye zorlamasına şaşırdım. Dört atlı arabanın zenginlik olarak görüldüğü bir kentte, arabanın içindeki bayan güvende sayılmaz’ dedi. General’in rahatsız olduğu oturduğu yerde kıpırdanmasından belli oluyordu. Ağzından çıkacak cümle için sabırsızlanıyordu Susan. ‘Yalnız değilsiniz, ben size refakat ediyorum’ desin de tartışma büyüsün istedi var gücüyle… Ama adam genzini temizleyip cama döndü. ‘Bir yere mi gidiyordunuz az önce?’ diye sordu General. Sesinde babasından azar işitirken duyduğu tonu yakaladı Susan. Sinirlendi. Bu sefer sıra ona geçmiş gibi tebessüm edip cama döndü. Hiçbir şey demeden. Şimdi ikisi de arabanın küçük camından tekneleri, durgun suyu seyrederek susuyorlardı. ‘Takdim balonuz bu gece yapılacak, pek heyecanlı göremiyorum sizi’ dedi General. Sesinde sulh vardı.” Israrla çalan kapı çileden çıkarmıştı sonunda beni. Yazdığım hikayenin sonuna üç nokta bile koyamadan fırladım yerimden. Birden elim olmayan eteklerimi yukarı kaldırarak koşmak istedi. Hikayedeki kız gibi. Ama bu  sinirle kaldırmak değil parçalardım. Bir hışımla kapıyı açtım, gelen Nadia’ydı. ‘Yazı yazıyordum’ dedim sitem dolu bir sesle. Nadia elini ağzına kapatıp özür diledi. Kapıyı ardına kadar açıp içeri girdim. Peşimden Nadia geldi. Bozuk aksanıyla ‘Hadi ama, kahvaltı gideceğiz dedin. Unuttun mu?’ Kendimi ‘kahvaltı olmaz kahvaltıya diyeceksin’ dememek için zor tuttum. Ama haklıydı. Söz vermiştim. Peki, dedim bilgisayarımı çantama yerleştirirken. Gidelim. “Büyük salonda şöminenin yanında küçük küçük yudumluyordu elindeki şarabı Susan. Herkes dans ediyor, ağız dolusu kahkahalarla yapılan esprilere cevap veriyordu.  Evlilik vakti gelmiş genç kızlar, saçlarına yerleştirdikleri incilerin parıltıları içinden oğlanlara gülümseyip dans için baştan çıkarmaya çalışıyorlardı. Acıyarak baktı hepsine, ama daha acısı ayağındaki ayakkabı sıkıyordu. Eteğin altında görünmediği için çıkardı ayağından. Buz gibi beton işe yaramıştı. Onun rahatlaması yayılırken bedenine birden toparlandı. ‘Sakıncası yoksa eşlik edebilir miyim’ dedi General. Cevap vermekle ayakkabısını tekrar ayağına geçirmek arasında kalınca belli belirsiz kafasını oynattı ve olduğu yere oturdu. Şöminenin önünde iki koltuk vardı. Susan’nın önündeki koltuğa da General oturdu. ‘Kadehimi size kaldırıyorum’ derken genç kadın ayakkabısını bulmuş ve giymişti. ‘Teşekkür ederim, yalnız kısmetimi kapatıyorsunuz. Sizin yüzünüzden dans teklifi edemeyecek kimse bana’ deyip gülümsedi Susan. General ‘isterseniz gidebilirim’ dedi. Ama istese de gitmeyecekti…” Nadia kahvaltıdan sonra gitmişti yanımdan. Bu güzel sabahın tadını çıkarmak için iskeleye indim. Teknelerden birinin denize bakan tarafına oturup yazmaya devam ettim ben de. Burası hikayedeki yere ne kadar da benziyordu. Derin derin nefes aldım. Yağmur geliyordu. Çantadan yağmurluğumu çıkarıp üzerime geçirdim. Balo bitmeden yağmur yağmasın diye rica ettim gökyüzünden. Oyalanmadan bilgisayarımı kucakladım tekrar. “General ile sohbet ederken gözü sürekli kapıya gidiyordu Susan’nın. General bunu fark etmiş ve morali bozulmuştu. ‘Birini mi bekliyorsunuz?’ diye sordu aniden. Sorusundan utandı. ‘Hayır’ dedi Susan, şarabın son yudumuyla yaktı genzini. Bu soruya verilen hayır cevabı gelmesini çok istediğiniz ama gelmeyeceğinden de emin olduğunuz birisi beklerken verilirdi. General ayağa kalktı. Topuklarını birleştirip başını hafifçe eğdi. ‘İzninizle’ dedi. Genç kadın çok şaşırmıştı. ‘Ama sıradaki dans…’ deyiverdi aniden. Generalin içinde hep bahsedilen kelebeklerden doğmuştu, nihayet. ‘Lakin benimle dans etmeniz kısmetinizi hayli zora sokacaktır’ dedi elini uzatırken. Genç kadın elindeki eldivenleri çıkardı bu sefer. Bu samimiyetti. Susan’ın General’le dans alanına yaklaştığını gören herkes kenara doğru çekildi. Babası merdivenlerin başında durmuş olanları izliyordu. Kızının ilk dansı General ile yapması oldukça hoşuna gitmişti. Gözü ara sıra kapıya gitse de General’le dans ediyor olmak güvende hissettirmişti Susan’a. Bu kadar uzun boylu olduğunu uzaktan fark etmemişti. Generale bakarken uzaktan bir çift gözün kendisini izlediğini fark etti. Bu Daniel’dı. Hemen bedenini geri çekti ve dansı durdurdu. General ne olduğunu anlayamasa da genc kadinin beklediğinin geldiğini düşündü. Eteklerini tutup hafifçe eğildi General’e. ‘Üzgünüm, çok üzgünüm…’ diyerek uzaklaştı. Daniel’in yanına gelince ikisi de konuşmadan balkona çıktılar. Daniel’in yüzü oldukça sıkıntılıydı. Göğsünde sakladığı mektubu çıkarıp Susan’a uzattı. Tekrar selam verip merdivenlere yöneldi. Susan mektuba bakarken son anda Daniel’in gitmekte olduğunu fark etti. ‘Sir Daniel, bir saniye… Bekleyin lütfen!’ diyebildi heyecanla. Sir  tek kaşını havaya kaldırıp Susan’a baktı. ‘Sizi dikkatle dinliyorum Hanımefendi…’ dedi. ‘Bu, bu kadar mı yani. Söylemeniz gereken önemli bir şey ya da ne bileyim…’ Toparlayamıyordu kelimeleri. Hafifçe gülümseyip ‘hayır, yok. İyi eğlenceler dilerim size’ diyerek içeriyi işaret etti. General’i. Susan ‘ben, şey, düşündüğünüz gibi…’ cümlesini tamamlayamadan at arabasının tekerleklerinin sesi doldurmuştu sokağı. Elindeki mektubu açıp açmamak konusunda kararsız kalsa da balonun bitmesi çok uzun sürerdi. ‘Beklediğiniz geldi sanırım’ dedi General arkasından yaklaşıp. Susan başını hayır anlamında salladı, gelmemişti. Gelmesini istediği kişi değil onun kardeşiydi gelen.  ‘İzninizle’ diyerek ayrıldı General’in yanından. Göz göze geldiği insanlara gülümseyerek odasına çıktı. Camın önündeki koltuğa oturup hızlıca açtı mektubu. ‘Lady Susan, size haber vermeden gidiyor olmak çok üzdü beni. Acele ilgilenmemiz gereken işler için bir süre Fransa’da olacağım. Bir probleminiz olursa lütfen yazmaktan çekinmeyin. Ben yardım edemesem bile kardeşim Sir Daniel hizmetinizdedir. Üstünde çalıştığımız konunun yarım kaldığını sakın düşünmeyin. Gelir gelmez görüşmek ümidiyle. Sir Nicholas.’ Kağıdı katlayıp tekrar zarfa sokarken kapı çaldı. ‘Hanımefendi, babanız sizi merak etmiş. Bir şeyiniz yoksa baloda görünmenizi istiyorlar’ dedi yardımcılardan biri. Ne balo ama!”  Gökyüzü ricamı pek dinlememiş, yağmur damlaları patır patır düşmeye başlamıştı yağmurluğumun üzerine. Kendimi eve atıp sıcak bir kahvenin buğusuna saklandım. Yazdığım hikayedeki karakter  Susan’ı düşünüyordum.  Birden gözüm sehpanın üzerinde duran telefonuma gitti. Kızımı aramalıyım, diye geçirdim içimden. Bir İspanya seyahatinde tanışıp evlenmiştim. Tam on yedi yıllık evliliğim geçen sene bitmiş, kızım babasıyla İspanya’ya gitmeyi tercih etmişti. İçim sıkıldı. Daha neşeliyken aramak için erteledim. “Sabah kahvaltıda gözlerini açamayacak kadar başı ağrıyordu Susan’ın. Şakaklarını ovuştururken babasıyla göz göze geldiler. Çayına sütünü dökmüş aheste aheste karıştırıyordu kızına bakarken. ‘General ile durumunuz nedir’ diye sordu aniden. Aslında Susan’ın beklediği bir soruydu bu. Gecikmiş bile sayılırdı. Çatalıyla tabağındaki beyaz peynirle oynamaya başladı. Aralarında bir şey olduğunu düşündürürse babası evlilik için baskı yapmayı kesebilirdi. Ama ileride bir şey olmadığında da zor durumda kalmak istemiyordu Susan. ‘Bilmiyorum henüz babacığım. Kendisi çok nazik, bir bayanla nasıl ilgilenileceğini biliyor’ deyip gülümsedi sadece. Adamın suratında memnuniyet vardı. ‘Yarın gideceğimiz av partisine katılmak istersin diye düşünüyorum. Madem General ile anlaştınız…’ dedi. Susan bir anda ‘Av partilerinizi vahşi bulduğumu biliyorsunuz, hem yarın kiliseye…’ lafını tamamlayacaktı ki babası elini kaldırıp ‘itiraz istemiyorum’ dedi. Bu, mecbursun demekti!    
sq

Hatıra -1. Bölüm-

Eski İngiltere dolayları..

“Kabarık eteklerini bir çırpıda yukarı kaldırıp inmeye başladı merdivenleri. Çabuk olmalıydı. Sondan ikinci tekne daha fazla uzaklaşmadan yakalayıp durdurmalıydı. Tüm cesaretini toplamıştı ki arkasından kaba bir ses ayaklarını olduğu yere sabitledi. ‘Hanımefendi, at arabası hazır. Gidelim mi.’ Olduğu yerde eteklerini yere bıraktı, yüzündeki telaş tebessüme dönüştü. Kader, dedi. General merdivenin başında elini uzatmış bekliyordu. Beyaz eldiveni ince parmaklarına geçirip adamın davetine karşılık verdi. ‘Babanız çok nazik, hem de dört atlı bir araba. Doğrusu bunu beklemiyordum’ dedi General. Adamın sesindeki küçümseme zehir gibi yayılmıştı Susan’nın kulaklarından. ‘Doğrusu ben de beni yalnız başıma eve dönmeye zorlamasına şaşırdım. Dört atlı arabanın zenginlik olarak görüldüğü bir kentte, arabanın içindeki bayan güvende sayılmaz’ dedi. General’in rahatsız olduğu oturduğu yerde kıpırdanmasından belli oluyordu. Ağzından çıkacak cümle için sabırsızlanıyordu Susan. ‘Yalnız değilsiniz, ben size refakat ediyorum’ desin de tartışma büyüsün istedi var gücüyle… Ama adam genzini temizleyip cama döndü. ‘Bir yere mi gidiyordunuz az önce?’ diye sordu General. Sesinde babasından azar işitirken duyduğu tonu yakaladı Susan. Sinirlendi. Bu sefer sıra ona geçmiş gibi tebessüm edip cama döndü. Hiçbir şey demeden. Şimdi ikisi de arabanın küçük camından tekneleri, durgun suyu seyrederek susuyorlardı. ‘Takdim balonuz bu gece yapılacak, pek heyecanlı göremiyorum sizi’ dedi General. Sesinde sulh vardı.” Israrla çalan kapı çileden çıkarmıştı sonunda beni. Yazdığım hikayenin sonuna üç nokta bile koyamadan fırladım yerimden. Birden elim olmayan eteklerimi yukarı kaldırarak koşmak istedi. Hikayedeki kız gibi. Ama bu  sinirle kaldırmak değil parçalardım. Bir hışımla kapıyı açtım, gelen Nadia’ydı. ‘Yazı yazıyordum’ dedim sitem dolu bir sesle. Nadia elini ağzına kapatıp özür diledi. Kapıyı ardına kadar açıp içeri girdim. Peşimden Nadia geldi. Bozuk aksanıyla ‘Hadi ama, kahvaltı gideceğiz dedin. Unuttun mu?’ Kendimi ‘kahvaltı olmaz kahvaltıya diyeceksin’ dememek için zor tuttum. Ama haklıydı. Söz vermiştim. Peki, dedim bilgisayarımı çantama yerleştirirken. Gidelim. “Büyük salonda şöminenin yanında küçük küçük yudumluyordu elindeki şarabı Susan. Herkes dans ediyor, ağız dolusu kahkahalarla yapılan esprilere cevap veriyordu.  Evlilik vakti gelmiş genç kızlar, saçlarına yerleştirdikleri incilerin parıltıları içinden oğlanlara gülümseyip dans için baştan çıkarmaya çalışıyorlardı. Acıyarak baktı hepsine, ama daha acısı ayağındaki ayakkabı sıkıyordu. Eteğin altında görünmediği için çıkardı ayağından. Buz gibi beton işe yaramıştı. Onun rahatlaması yayılırken bedenine birden toparlandı. ‘Sakıncası yoksa eşlik edebilir miyim’ dedi General. Cevap vermekle ayakkabısını tekrar ayağına geçirmek arasında kalınca belli belirsiz kafasını oynattı ve olduğu yere oturdu. Şöminenin önünde iki koltuk vardı. Susan’nın önündeki koltuğa da General oturdu. ‘Kadehimi size kaldırıyorum’ derken genç kadın ayakkabısını bulmuş ve giymişti. ‘Teşekkür ederim, yalnız kısmetimi kapatıyorsunuz. Sizin yüzünüzden dans teklifi edemeyecek kimse bana’ deyip gülümsedi Susan. General ‘isterseniz gidebilirim’ dedi. Ama istese de gitmeyecekti…” Nadia kahvaltıdan sonra gitmişti yanımdan. Bu güzel sabahın tadını çıkarmak için iskeleye indim. Teknelerden birinin denize bakan tarafına oturup yazmaya devam ettim ben de. Burası hikayedeki yere ne kadar da benziyordu. Derin derin nefes aldım. Yağmur geliyordu. Çantadan yağmurluğumu çıkarıp üzerime geçirdim. Balo bitmeden yağmur yağmasın diye rica ettim gökyüzünden. Oyalanmadan bilgisayarımı kucakladım tekrar. “General ile sohbet ederken gözü sürekli kapıya gidiyordu Susan’nın. General bunu fark etmiş ve morali bozulmuştu. ‘Birini mi bekliyorsunuz?’ diye sordu aniden. Sorusundan utandı. ‘Hayır’ dedi Susan, şarabın son yudumuyla yaktı genzini. Bu soruya verilen hayır cevabı gelmesini çok istediğiniz ama gelmeyeceğinden de emin olduğunuz birisi beklerken verilirdi. General ayağa kalktı. Topuklarını birleştirip başını hafifçe eğdi. ‘İzninizle’ dedi. Genç kadın çok şaşırmıştı. ‘Ama sıradaki dans…’ deyiverdi aniden. Generalin içinde hep bahsedilen kelebeklerden doğmuştu, nihayet. ‘Lakin benimle dans etmeniz kısmetinizi hayli zora sokacaktır’ dedi elini uzatırken. Genç kadın elindeki eldivenleri çıkardı bu sefer. Bu samimiyetti. Susan’ın General’le dans alanına yaklaştığını gören herkes kenara doğru çekildi. Babası merdivenlerin başında durmuş olanları izliyordu. Kızının ilk dansı General ile yapması oldukça hoşuna gitmişti. Gözü ara sıra kapıya gitse de General’le dans ediyor olmak güvende hissettirmişti Susan’a. Bu kadar uzun boylu olduğunu uzaktan fark etmemişti. Generale bakarken uzaktan bir çift gözün kendisini izlediğini fark etti. Bu Daniel’dı. Hemen bedenini geri çekti ve dansı durdurdu. General ne olduğunu anlayamasa da genc kadinin beklediğinin geldiğini düşündü. Eteklerini tutup hafifçe eğildi General’e. ‘Üzgünüm, çok üzgünüm…’ diyerek uzaklaştı. Daniel’in yanına gelince ikisi de konuşmadan balkona çıktılar. Daniel’in yüzü oldukça sıkıntılıydı. Göğsünde sakladığı mektubu çıkarıp Susan’a uzattı. Tekrar selam verip merdivenlere yöneldi. Susan mektuba bakarken son anda Daniel’in gitmekte olduğunu fark etti. ‘Sir Daniel, bir saniye… Bekleyin lütfen!’ diyebildi heyecanla. Sir  tek kaşını havaya kaldırıp Susan’a baktı. ‘Sizi dikkatle dinliyorum Hanımefendi…’ dedi. ‘Bu, bu kadar mı yani. Söylemeniz gereken önemli bir şey ya da ne bileyim…’ Toparlayamıyordu kelimeleri. Hafifçe gülümseyip ‘hayır, yok. İyi eğlenceler dilerim size’ diyerek içeriyi işaret etti. General’i. Susan ‘ben, şey, düşündüğünüz gibi…’ cümlesini tamamlayamadan at arabasının tekerleklerinin sesi doldurmuştu sokağı. Elindeki mektubu açıp açmamak konusunda kararsız kalsa da balonun bitmesi çok uzun sürerdi. ‘Beklediğiniz geldi sanırım’ dedi General arkasından yaklaşıp. Susan başını hayır anlamında salladı, gelmemişti. Gelmesini istediği kişi değil onun kardeşiydi gelen.  ‘İzninizle’ diyerek ayrıldı General’in yanından. Göz göze geldiği insanlara gülümseyerek odasına çıktı. Camın önündeki koltuğa oturup hızlıca açtı mektubu. ‘Lady Susan, size haber vermeden gidiyor olmak çok üzdü beni. Acele ilgilenmemiz gereken işler için bir süre Fransa’da olacağım. Bir probleminiz olursa lütfen yazmaktan çekinmeyin. Ben yardım edemesem bile kardeşim Sir Daniel hizmetinizdedir. Üstünde çalıştığımız konunun yarım kaldığını sakın düşünmeyin. Gelir gelmez görüşmek ümidiyle. Sir Nicholas.’ Kağıdı katlayıp tekrar zarfa sokarken kapı çaldı. ‘Hanımefendi, babanız sizi merak etmiş. Bir şeyiniz yoksa baloda görünmenizi istiyorlar’ dedi yardımcılardan biri. Ne balo ama!”  Gökyüzü ricamı pek dinlememiş, yağmur damlaları patır patır düşmeye başlamıştı yağmurluğumun üzerine. Kendimi eve atıp sıcak bir kahvenin buğusuna saklandım. Yazdığım hikayedeki karakter  Susan’ı düşünüyordum.  Birden gözüm sehpanın üzerinde duran telefonuma gitti. Kızımı aramalıyım, diye geçirdim içimden. Bir İspanya seyahatinde tanışıp evlenmiştim. Tam on yedi yıllık evliliğim geçen sene bitmiş, kızım babasıyla İspanya’ya gitmeyi tercih etmişti. İçim sıkıldı. Daha neşeliyken aramak için erteledim. “Sabah kahvaltıda gözlerini açamayacak kadar başı ağrıyordu Susan’ın. Şakaklarını ovuştururken babasıyla göz göze geldiler. Çayına sütünü dökmüş aheste aheste karıştırıyordu kızına bakarken. ‘General ile durumunuz nedir’ diye sordu aniden. Aslında Susan’ın beklediği bir soruydu bu. Gecikmiş bile sayılırdı. Çatalıyla tabağındaki beyaz peynirle oynamaya başladı. Aralarında bir şey olduğunu düşündürürse babası evlilik için baskı yapmayı kesebilirdi. Ama ileride bir şey olmadığında da zor durumda kalmak istemiyordu Susan. ‘Bilmiyorum henüz babacığım. Kendisi çok nazik, bir bayanla nasıl ilgilenileceğini biliyor’ deyip gülümsedi sadece. Adamın suratında memnuniyet vardı. ‘Yarın gideceğimiz av partisine katılmak istersin diye düşünüyorum. Madem General ile anlaştınız…’ dedi. Susan bir anda ‘Av partilerinizi vahşi bulduğumu biliyorsunuz, hem yarın kiliseye…’ lafını tamamlayacaktı ki babası elini kaldırıp ‘itiraz istemiyorum’ dedi. Bu, mecbursun demekti!    

sq

20 Aug 14 @ 2:38 pm  —  reblog
19 Aug 14 @ 9:59 pm  —  reblog
19 Aug 14 @ 5:38 pm  —  via + org  —  reblog
19 Aug 14 @ 5:38 pm  —  via + org  —  reblog
19 Aug 14 @ 5:38 pm  —  via + org  —  reblog
18 Aug 14 @ 6:41 pm  —  via + org  —  reblog
'Deja vu'
Sıcak… Git gide daha çok farkına varıyorum. Göz kapaklarımı ağırlıktan kurtarabilsem açacağım. Bir iki denemeyle göğsümün üzerinde hissettiğim boşluk terk ediyor odayı. Gözlerimi açar açmaz alnımdan süzülen ter damlası canımı yakıyor. Sarı perdelerin arasından odaya sızan güneş belli belirsiz, havada uçuşan toz taneleriyle kıyasıya dans ediyor.  Parmaklarımı hareket ettiriyorum, başımı ayakucumu görebileceğim kadar eğiyorum. Yatak hiç bozulmamış. Sarı kadifeden yatak örtüsünü kırıştırmışım sadece. Bir ter damlası daha yuvarlanıyor alnımdan… Hissediyorum. Şimdi tüm gücümü toplayıp kadife yatak örtüsüne tırnaklarımı geçiriyorum. Bu güç almamı ve ayağa kalkmamı sağlayacak. Gözlerim artık daha net görüyor. Kapalı kapının ardından birkaç ayak sesi duyuyorum. Sesler boğuk, beynimde yuvarlanıp kulaklarıma çarpıyor. Orada bir patlama oluşturuyor sanki. Bir çınlama… Var gücümle kulaklarıma bastırıyorum avuç içlerimi. Birkaç ayak sesi, fısıldaşma daha… Ayağa kalkıyorum, dizlerim titriyor ilk önce. Yürümeyi unutmuş gibiyim. Alıştırıyorum kendimi, tekrar. Yerde bir kutu var. İçindeki dosyalardan bazıları halıfleksin üzerine saçılmış. Bir kaçı hala kutunun içinde. Hemen yanlarında küçük, eski, bez bir çanta duruyor. Onun içinde de iki üç kağıt var. Bir anda beynimin içinde şimşekler çakıyor. Örümcekler görüyorum. Ev büyüklüğünde, bacakları var her birinin. Görüntü siliniyor. Hemen kapıya kulağımı dayayıp dışarıyı dinliyorum. Çünkü artık, hatırlıyorum. Hızlıca kulağımı kapıdan ayırıp küçük çantanın yanına, dizlerimin üzerine çöküyorum. Alelacele bütün dosyaları toplayıp çantaya tıkıyorum. Badimi pantolonumun içine sokuyorum. Sığmayan kağıtları da hemen  atletimin içine yerleştiriyorum. Çantayı boynumdan geçirip sağlamlaştırdıktan sonra tekrar kapıya gidiyor gözlerim. Acele etmeliyim. Kapıyı sessizce açıyorum. O an iki tane muhafız kollarından tuttukları bir kadını yaka paça götürüyorlar. Arkalarından görüyorum. Kadının korktuğu uzun, kahverengi saçlarının bile titrediğinden belli oluyor. Buradan çıkmak artık daha önemli oluyor, herkesi kurtarabilmem için tek şans! Hemen ayaklarımın ucunda yürüyüp yandaki odanın içine göz atıyorum. Kapısı açık. Sarı oda bomboş. Ardından bir sarı oda daha bomboş bakıyor bana. Benim odamdan sonraki bütün odaların kapısının kapalı olması daha çok dikkatimi çekiyor şimdi. Öyle ya, benden önceki odaların kapıları ardına kadar açık! Hemen koridorun karşısına geçiyorum, ufak bir sarsıntı nerede olduğumu hatırlatıyor bana. Zoridae’nin yatı. Geçtiğim koridorun sonundaki küçük pencereye koşuyorum. Uçsuz bucaksız bir mavilikten başka görebildiğim bir şey yok. Camı açıp parmak uçlarımda yükseliyorum, personel geçişine inip pencereyi arkamdan kapatıyorum. Biraz eğilince geminin baş kısmına altın rengiyle kazınmış ‘Zoridae’ gözümü karartıyor. Dengemi sağlamak için pencereye tutununca içeriden geçen birkaç kişinin sesiyle irkiliyorum. Hemen çömelip yürümeye başlıyorum. Hatırladığım kadarıyla bir üst katta kaptan güvertesi boştu. Yavaşça doğrulup yürümeye devam edince yukarı çıkan merdiven önümde bitiyor. Çantayı iyice sabitleyerek yukarı tırmanıyorum. Tam hatırladığım gibi bomboş. Dosyaları karıştırırken geminin planına göz atıyorum.  En üst kattaki teras ve o terasa çıkan asansör aklıma bir fikir getiriyor. ‘Bugün şanslı günümüzdeyiz’ lafıyla irkiliyorum. Hemen kapıda birisi bana doğru eğilmiş sessizce gülüyor. Başımı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Michael! Sürgülü cam kapıyı kapatıp masanın altına geliyor. Eğilip ellerimden tutarken suratımı okşayıp sakinleştirmeye çalışıyor beni. Konuşmayı unutuyorum sanki, sözcükleri birleştiremiyorum ağlamaktan. Balayı, düğün, örümcekler, patlama… İnce parmağını dudaklarıma bastırıyor, hşşşt, geçti. Üstesinden geleceksin. Unutma, bizi sen kurtaracaksın.  Dümenin yanındaki mor sıvıyla dolu şişeyi işaret ediyor. ‘Eğer bunu sürersen kokusu üzerinden gidene kadar seni göremezler. İçindekinin ne olduğunu anlamaya çalışırken tekrar Michael’a dönüyorum. Yok, gitmiş! Belki de hiç gelmemiş… Yüzüme koca bir tokat indirip kendime gelmem için telkin verdikten sonra ayağa kalkıyorum. Hemen şişeyi kapıp kapıdan çıkıyorum. Çantanın kenarına sıkıştırıp doğruca geldiğim pencereden sarı odalı koridora dönüyorum. Asansör tam karşımda duruyor. Eğer hızlı koşarsam… Bir anda kendimi asansörün içinde buluyorum. Bana doğru gelen ayak sesleri kalp atışlarımı bastıramıyor. Tam yüzlerini asansöre döndüklerinde, kapı kapanıyor. Yukarı çıkıyorum. Hemen asansör durmadan çantamdaki mor sıvıyı kulaklarımın arkasına, bileklerime ve kıyafetlerime sürüyorum. Kapı açılınca terastan kulağımı bir sürü kahkaha ve ses kargaşası dolduruyor. Önümden geçen ilk muhafız, beni görmüyor. Gemide de kazılı olan altın sarısı ‘Zoridae’ işlemeli oda imdadıma yetişiyor. Görünmediğimi bildiğim halde sessizce odaya doğru ilerliyorum. Teras kapısının önünden geçerken soğuk bir rüzgar vücuduma dolanıyor. Kendimi hemen odanın içine atıyorum. Birkaç dosya karıştırdıktan sonra bana gerekeni bulmam hiç de zor olmuyor. Diğer dosyaların yanına sokamayınca çantadaki birkaç dosyayı çıkarıp buruşturuyorum. Kapının girişinde duran buruşmuş kağıt yığınının içine fırlatıyorum. Dosyaları çantaya soktuktan sonra kapının eşiğinde sohbet eden iki muhafızın sesini duyuyorum. ‘Rüzgar şiddetleniyor’ diyor bir tanesi. Diğeri sadece pişkin pişkin sırıtıyor. Kapıyı açıp terasa doğru giderken bir anda masanın üzerinde bıraktığım çantaya kayıyor gözüm, işim bitince unutmamalıyım diye geçiriyorum içimden. Teras irili ufaklı jakuzilerle kaplı. Örümcek bacaklarını çıkaran iri cüsseli adamlar en büyük jakuzide keyif yapıyorlar. Çıkardıkları bacakları bir fotoğraf tripodunu katlar gibi katlamışlar. En köşede içinde sarı, asitli ve kaynayan bir su olan jakuzinin içine ters çevirip sabitlemişler. Suyun içindekinin ne olduğunu düşünürken bir rüzgar daha dolanıyor bacaklarıma, irkiliyorum. Jakuzideki adamlardan biri muhafızlara ‘bacaklar’ diyor. Muhafız kafasıyla onayladıktan sonra eline geçirdiği demir görünümlü eldivenle bacaklardan birini dışarı çıkartıp duvara yaslıyor. Zori0dae, elini gökyüzüne doğrultarak ‘yağmur gelmesi yakın’ diyince bulutlara bakıyorum. Bir rüzgar daha uğulduyor. O an bileklerimden havaya dağılan mor toz tanelerini fark ediyorum. Her rüzgar kokumu biraz daha alıyordu, çantamı yokladım. Çantam odadaydı. Son rüzgar o kadar şiddetliydi ki, olduğum yere devrildim. Saçımın ucuna kayan tokaya gitti elim. ‘Hiç gelmeyeceksin sandım’ dedi ürkütücü bir ses. Yattığım yerde önümü döndüm. Zoridae yüzünde kocaman bir acıma ifadesiyle bana bakıyordu. Diğer adam hiçbir şey olmamış gibi muhafızın yardımıyla bacaklarını takmakla meşguldü. Biraz önce odanın önünde rüzgardan bahseden iki muhafız şimdi Zoridae’nin arkasında dikiliyorlardı. ‘Ahh yavrucum’ diyerek uzattı bana ince, tüylü parmaklarını. Elimden tutup ayağa kaldırdı beni. Elimi bıraktığında avucuma yapışan ağ tiksindirdi. Bacaklarını giyen adam eliyle bir selam gönderdi Zoridae’ye ve devasa bacağının tekini kaldırıp denizin üzerine attı. Ardından diğerlerini de. Gözden kayboldu. Zoridae hafifçe gülümseyip ‘bunu alıp diğerlerinin yanına götürün, bana da bacaklarımı hazırlayın’ dedi. Tekrar jakuziye indi. İri yarı iki adam beni kolumdan tuttuğu gibi asansöre sürükledi. Zoridae’nin odasının önünden geçerken içeride bıraktığım çantanın orada olmadığını fark ettim. Artık çok geçti. Asansörden sarı odalı katta indik. Sabahki sessizlik vardı her yerde. ‘Bir de kapının önünde konuştuk, rüzgar dedik. Zoridae’nin sana daha ne kadar deneme şansı vereceğini bilemezsin.’ Dedi muhafızlardan biri. Sinirlenip yüzüne doğru zıplayacaktım ki saçımın ucundaki toka yere düştü. Upuzun, kahve rengi saçlarım omuzlarımdan aşağı yayıldı. O sırada arkadaki odalardan birinin kapısı sessizce açıldı, korkak bir çift göz arkamızdan bakıyordu. Diğer muhafız ‘çok yazık’ der gibi kafasını salladı. Kaç kere denemem gerekecekti…
DipNot: Zoridae 8 gözlü örümcek familyasından bir türün adıdır. :)
sq

'Deja vu'

Sıcak… Git gide daha çok farkına varıyorum. Göz kapaklarımı ağırlıktan kurtarabilsem açacağım. Bir iki denemeyle göğsümün üzerinde hissettiğim boşluk terk ediyor odayı. Gözlerimi açar açmaz alnımdan süzülen ter damlası canımı yakıyor. Sarı perdelerin arasından odaya sızan güneş belli belirsiz, havada uçuşan toz taneleriyle kıyasıya dans ediyor.  Parmaklarımı hareket ettiriyorum, başımı ayakucumu görebileceğim kadar eğiyorum. Yatak hiç bozulmamış. Sarı kadifeden yatak örtüsünü kırıştırmışım sadece. Bir ter damlası daha yuvarlanıyor alnımdan… Hissediyorum. Şimdi tüm gücümü toplayıp kadife yatak örtüsüne tırnaklarımı geçiriyorum. Bu güç almamı ve ayağa kalkmamı sağlayacak. Gözlerim artık daha net görüyor. Kapalı kapının ardından birkaç ayak sesi duyuyorum. Sesler boğuk, beynimde yuvarlanıp kulaklarıma çarpıyor. Orada bir patlama oluşturuyor sanki. Bir çınlama… Var gücümle kulaklarıma bastırıyorum avuç içlerimi. Birkaç ayak sesi, fısıldaşma daha… Ayağa kalkıyorum, dizlerim titriyor ilk önce. Yürümeyi unutmuş gibiyim. Alıştırıyorum kendimi, tekrar. Yerde bir kutu var. İçindeki dosyalardan bazıları halıfleksin üzerine saçılmış. Bir kaçı hala kutunun içinde. Hemen yanlarında küçük, eski, bez bir çanta duruyor. Onun içinde de iki üç kağıt var. Bir anda beynimin içinde şimşekler çakıyor. Örümcekler görüyorum. Ev büyüklüğünde, bacakları var her birinin. Görüntü siliniyor. Hemen kapıya kulağımı dayayıp dışarıyı dinliyorum. Çünkü artık, hatırlıyorum. Hızlıca kulağımı kapıdan ayırıp küçük çantanın yanına, dizlerimin üzerine çöküyorum. Alelacele bütün dosyaları toplayıp çantaya tıkıyorum. Badimi pantolonumun içine sokuyorum. Sığmayan kağıtları da hemen  atletimin içine yerleştiriyorum. Çantayı boynumdan geçirip sağlamlaştırdıktan sonra tekrar kapıya gidiyor gözlerim. Acele etmeliyim. Kapıyı sessizce açıyorum. O an iki tane muhafız kollarından tuttukları bir kadını yaka paça götürüyorlar. Arkalarından görüyorum. Kadının korktuğu uzun, kahverengi saçlarının bile titrediğinden belli oluyor. Buradan çıkmak artık daha önemli oluyor, herkesi kurtarabilmem için tek şans! Hemen ayaklarımın ucunda yürüyüp yandaki odanın içine göz atıyorum. Kapısı açık. Sarı oda bomboş. Ardından bir sarı oda daha bomboş bakıyor bana. Benim odamdan sonraki bütün odaların kapısının kapalı olması daha çok dikkatimi çekiyor şimdi. Öyle ya, benden önceki odaların kapıları ardına kadar açık! Hemen koridorun karşısına geçiyorum, ufak bir sarsıntı nerede olduğumu hatırlatıyor bana. Zoridae’nin yatı. Geçtiğim koridorun sonundaki küçük pencereye koşuyorum. Uçsuz bucaksız bir mavilikten başka görebildiğim bir şey yok. Camı açıp parmak uçlarımda yükseliyorum, personel geçişine inip pencereyi arkamdan kapatıyorum. Biraz eğilince geminin baş kısmına altın rengiyle kazınmış ‘Zoridae’ gözümü karartıyor. Dengemi sağlamak için pencereye tutununca içeriden geçen birkaç kişinin sesiyle irkiliyorum. Hemen çömelip yürümeye başlıyorum. Hatırladığım kadarıyla bir üst katta kaptan güvertesi boştu. Yavaşça doğrulup yürümeye devam edince yukarı çıkan merdiven önümde bitiyor. Çantayı iyice sabitleyerek yukarı tırmanıyorum. Tam hatırladığım gibi bomboş. Dosyaları karıştırırken geminin planına göz atıyorum.  En üst kattaki teras ve o terasa çıkan asansör aklıma bir fikir getiriyor. ‘Bugün şanslı günümüzdeyiz’ lafıyla irkiliyorum. Hemen kapıda birisi bana doğru eğilmiş sessizce gülüyor. Başımı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Michael! Sürgülü cam kapıyı kapatıp masanın altına geliyor. Eğilip ellerimden tutarken suratımı okşayıp sakinleştirmeye çalışıyor beni. Konuşmayı unutuyorum sanki, sözcükleri birleştiremiyorum ağlamaktan. Balayı, düğün, örümcekler, patlama… İnce parmağını dudaklarıma bastırıyor, hşşşt, geçti. Üstesinden geleceksin. Unutma, bizi sen kurtaracaksın.  Dümenin yanındaki mor sıvıyla dolu şişeyi işaret ediyor. ‘Eğer bunu sürersen kokusu üzerinden gidene kadar seni göremezler. İçindekinin ne olduğunu anlamaya çalışırken tekrar Michael’a dönüyorum. Yok, gitmiş! Belki de hiç gelmemiş… Yüzüme koca bir tokat indirip kendime gelmem için telkin verdikten sonra ayağa kalkıyorum. Hemen şişeyi kapıp kapıdan çıkıyorum. Çantanın kenarına sıkıştırıp doğruca geldiğim pencereden sarı odalı koridora dönüyorum. Asansör tam karşımda duruyor. Eğer hızlı koşarsam… Bir anda kendimi asansörün içinde buluyorum. Bana doğru gelen ayak sesleri kalp atışlarımı bastıramıyor. Tam yüzlerini asansöre döndüklerinde, kapı kapanıyor. Yukarı çıkıyorum. Hemen asansör durmadan çantamdaki mor sıvıyı kulaklarımın arkasına, bileklerime ve kıyafetlerime sürüyorum. Kapı açılınca terastan kulağımı bir sürü kahkaha ve ses kargaşası dolduruyor. Önümden geçen ilk muhafız, beni görmüyor. Gemide de kazılı olan altın sarısı ‘Zoridae’ işlemeli oda imdadıma yetişiyor. Görünmediğimi bildiğim halde sessizce odaya doğru ilerliyorum. Teras kapısının önünden geçerken soğuk bir rüzgar vücuduma dolanıyor. Kendimi hemen odanın içine atıyorum. Birkaç dosya karıştırdıktan sonra bana gerekeni bulmam hiç de zor olmuyor. Diğer dosyaların yanına sokamayınca çantadaki birkaç dosyayı çıkarıp buruşturuyorum. Kapının girişinde duran buruşmuş kağıt yığınının içine fırlatıyorum. Dosyaları çantaya soktuktan sonra kapının eşiğinde sohbet eden iki muhafızın sesini duyuyorum. ‘Rüzgar şiddetleniyor’ diyor bir tanesi. Diğeri sadece pişkin pişkin sırıtıyor. Kapıyı açıp terasa doğru giderken bir anda masanın üzerinde bıraktığım çantaya kayıyor gözüm, işim bitince unutmamalıyım diye geçiriyorum içimden. Teras irili ufaklı jakuzilerle kaplı. Örümcek bacaklarını çıkaran iri cüsseli adamlar en büyük jakuzide keyif yapıyorlar. Çıkardıkları bacakları bir fotoğraf tripodunu katlar gibi katlamışlar. En köşede içinde sarı, asitli ve kaynayan bir su olan jakuzinin içine ters çevirip sabitlemişler. Suyun içindekinin ne olduğunu düşünürken bir rüzgar daha dolanıyor bacaklarıma, irkiliyorum. Jakuzideki adamlardan biri muhafızlara ‘bacaklar’ diyor. Muhafız kafasıyla onayladıktan sonra eline geçirdiği demir görünümlü eldivenle bacaklardan birini dışarı çıkartıp duvara yaslıyor. Zori0dae, elini gökyüzüne doğrultarak ‘yağmur gelmesi yakın’ diyince bulutlara bakıyorum. Bir rüzgar daha uğulduyor. O an bileklerimden havaya dağılan mor toz tanelerini fark ediyorum. Her rüzgar kokumu biraz daha alıyordu, çantamı yokladım. Çantam odadaydı. Son rüzgar o kadar şiddetliydi ki, olduğum yere devrildim. Saçımın ucuna kayan tokaya gitti elim. ‘Hiç gelmeyeceksin sandım’ dedi ürkütücü bir ses. Yattığım yerde önümü döndüm. Zoridae yüzünde kocaman bir acıma ifadesiyle bana bakıyordu. Diğer adam hiçbir şey olmamış gibi muhafızın yardımıyla bacaklarını takmakla meşguldü. Biraz önce odanın önünde rüzgardan bahseden iki muhafız şimdi Zoridae’nin arkasında dikiliyorlardı. ‘Ahh yavrucum’ diyerek uzattı bana ince, tüylü parmaklarını. Elimden tutup ayağa kaldırdı beni. Elimi bıraktığında avucuma yapışan ağ tiksindirdi. Bacaklarını giyen adam eliyle bir selam gönderdi Zoridae’ye ve devasa bacağının tekini kaldırıp denizin üzerine attı. Ardından diğerlerini de. Gözden kayboldu. Zoridae hafifçe gülümseyip ‘bunu alıp diğerlerinin yanına götürün, bana da bacaklarımı hazırlayın’ dedi. Tekrar jakuziye indi. İri yarı iki adam beni kolumdan tuttuğu gibi asansöre sürükledi. Zoridae’nin odasının önünden geçerken içeride bıraktığım çantanın orada olmadığını fark ettim. Artık çok geçti. Asansörden sarı odalı katta indik. Sabahki sessizlik vardı her yerde. ‘Bir de kapının önünde konuştuk, rüzgar dedik. Zoridae’nin sana daha ne kadar deneme şansı vereceğini bilemezsin.’ Dedi muhafızlardan biri. Sinirlenip yüzüne doğru zıplayacaktım ki saçımın ucundaki toka yere düştü. Upuzun, kahve rengi saçlarım omuzlarımdan aşağı yayıldı. O sırada arkadaki odalardan birinin kapısı sessizce açıldı, korkak bir çift göz arkamızdan bakıyordu. Diğer muhafız ‘çok yazık’ der gibi kafasını salladı. Kaç kere denemem gerekecekti…

DipNot: Zoridae 8 gözlü örümcek familyasından bir türün adıdır. :)

sq

18 Aug 14 @ 3:28 pm  —  reblog
17 Aug 14 @ 10:33 pm  —  via + org  —  reblog
17 Aug 14 @ 10:29 pm  —  via + org  —  reblog
OS
Dimension Hand