29 Aug 14 @ 12:49 am  —  via + org  —  reblog
29 Aug 14 @ 12:49 am  —  via + org  —  reblog
27 Aug 14 @ 12:24 pm  —  via + org  —  reblog
Gözyaşı ile ilgili..
Efendim geçenlerde bir yazı okudum. ‘Başka birinin gözyaşını silmeyiniz. Eğer bu kişide gözde kızarıklık, aşırı sulanma ve kapak şişliği var ise bulaşıcı olabilir. Temas ettiyseniz elinizi sabun ile yıkayınız’ demişler yazıda. Tabii ki herhangi bir art niyet yok ama insan düşünmeden edemiyor doğrusu. Önünüzde ağlayan ve çok yakın olduğunuz birisi var. Çok yakın dedik ya sevgilimiz olsun mesela. Tam baş parmaklarımızı hazırladık gözüne götüreceğiz şefkatle, içeriden bir dürtü ‘aman yapma’ ! Yahu insan sevdiği insanın da gözünü silemeyecekse hastalık bulaşır diye ben o insanın insanlığına… Yorum yapmam. O gözyaşıyla bulaşacak şey paylaşım, acıyı dindirebilecek, hafifletebilecek sıcaklıktır. O baş parmaklar kalkacak! O göz pınarlarından damlayan incileri süpürecek paspas altına, yarına, ertelenebilecek en uzak diyara. Göz yaşından dert bulaşmaz insana. İlle de ‘şimdi bunu okudum içim huzursuz olur’ diyorsanız çaktırmadan yıkarsınız parmaklarınızla sildiğiniz yaşları. Ama o musluktan akan suyla yok olan  size geçebilecek bir hastalık değil, insanlığınızdır. Ki biz, ‘onun gözünün yaşı’ der öperdik parmağımızdaki nem kurumadan. Dahası mı var canım, saçmalamayalım.
küçükküçüknotlar.
sq

Gözyaşı ile ilgili..

Efendim geçenlerde bir yazı okudum. ‘Başka birinin gözyaşını silmeyiniz. Eğer bu kişide gözde kızarıklık, aşırı sulanma ve kapak şişliği var ise bulaşıcı olabilir. Temas ettiyseniz elinizi sabun ile yıkayınız’ demişler yazıda. Tabii ki herhangi bir art niyet yok ama insan düşünmeden edemiyor doğrusu. Önünüzde ağlayan ve çok yakın olduğunuz birisi var. Çok yakın dedik ya sevgilimiz olsun mesela. Tam baş parmaklarımızı hazırladık gözüne götüreceğiz şefkatle, içeriden bir dürtü ‘aman yapma’ ! Yahu insan sevdiği insanın da gözünü silemeyecekse hastalık bulaşır diye ben o insanın insanlığına… Yorum yapmam. O gözyaşıyla bulaşacak şey paylaşım, acıyı dindirebilecek, hafifletebilecek sıcaklıktır. O baş parmaklar kalkacak! O göz pınarlarından damlayan incileri süpürecek paspas altına, yarına, ertelenebilecek en uzak diyara. Göz yaşından dert bulaşmaz insana. İlle de ‘şimdi bunu okudum içim huzursuz olur’ diyorsanız çaktırmadan yıkarsınız parmaklarınızla sildiğiniz yaşları. Ama o musluktan akan suyla yok olan  size geçebilecek bir hastalık değil, insanlığınızdır. Ki biz, ‘onun gözünün yaşı’ der öperdik parmağımızdaki nem kurumadan. Dahası mı var canım, saçmalamayalım.

küçükküçüknotlar.

sq

27 Aug 14 @ 12:30 am  —  reblog
Hatıra - 3. Bölüm -
'Eski İngiltere Dolayları..'
Hava git gide kararmaya başlamıştı. Ginny ve Susan bahçede oturmuş Sir Nicholas’tan gelen mektubu okuyacakları sırada Susan’ın babası bahçeye girdi. Susan hemen mektubu masada duran şapkasının altına gizledi. Babası yanlarından geçerken gülümseyerek durdu. Önce Ginny’ye sağlığını sordu. Sonra Susan’a General’i. Susan ‘Beni eve sağ salim bıraktıktan sonra yoluna devam etti’ diye cevap verdi. Babası oldukça memnundu. Başka zaman olsa babasına bu konuda çıkışırdı ama şu an aklı mektupta kalmıştı. Sonunda yalnız kaldıklarından emin olan Susan mektubu şapkanın altından çıkarıp açtı. ‘Sevgili Bayan  Johnson’ diye başlamıştı mektubuna Sir. ‘Size birkaç iş için Fransa’da bulunacağımı haber vermiştim. Buradayken annenizin öldüğü söylenilen yangınla ilgili zamanında çıkan gazeteleri, yazıları, resimleri araştıracak zamanım oldu. Basım evindeki bir arkadaşım sayesinde birkaç kopya getirebileceğim. Fakat üstün körü anlatınca arkadaşıma bana şaşırtıcı bir şey söyledi. ‘Anneniz Bayan  Johnson’ın ölümüyle ilgili bir şey bilmek isteyenler  Johnson’ların yaşadığı İngiliz kentindense burada araştırma yapmalıdır’ dedi. Fransa ile bir bağlantınız olup olmadığını konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Lütfen ben gelmeden babanızın ağzından bu konuyla ilgili bir şeyler duymaya çalışın. Gerekirse size Fransa’da refakat edeceğimden şüpheniz olmasın. Kopyasını aldığım dosyaları yollamamamın sebebi İngiltere’ye erken dönecek olmam. İçinizi ferah tutun, görüşmek dileğiyle’ yazmıştı mektupta Sir. Susan Fransa lafını üst üste okuyup duruyordu. Ginny Susan bir şey demeyince yüzüne doğru eğilip sordu. ‘Fransa’yla ilgili bir geçmişiniz olduğundan haberin var mı?’ Susan gözünü mektuptan ayırmadan kafasını çevirdi. En sonunda gözlerini arkadaşının meraklı suratına yöneltip dudak büktü. ‘Bilmiyorum’ diyebildi sadece. Morali bozulmuştu. Babasının çok iyi Fransızca konuşmasını yaptığı mesleğe bağlardı her zaman. Ama şimdi aldatılmış gibi hissediyordu. Dudağının titremeye başlaması ağlayacağının habercisiydi. Ginny’e dönüp ‘çok yoruldum Ginny yarın bu konuyu konuşuruz olur mu, eve gidip dinleneyim’ dedi. Ginny anlayışla karşıladı arkadaşını, sarılıp ayrıldılar. Evin kapısından içeri girerken Ginny’e doğru baktı Susan. Yardımcısı tekerlekli sandalyesinden tutmuş içeri götürüyordu genç kızı. Ginny gibi bir dosta sahip olduğu için sevindi. Kimseye görünmeden odasına çıktı. Açık camı kapatıp perdeleri çekti. Üzerinde koyu yeşil işlemeleri olan kahverengi sönük etekli elbisenin düğmelerini çözmeye başladı. Göğüs hizasından kasıklarına kadar düğmeyle dolu olan elbiselerine bir lanet savurdu. Son düğmeyi de açtıktan sonra omuzlarını indirdi yavaşça elbisesinin. Oldukça sakin hareketlerle yapıyor ve bedenini izliyordu. Elbise bacaklarından süzülüp yere düştü. Bir adımda elbisenin içinden çıkıp yana doğru itekledi ayağıyla. Üzerinde bej rengi tül bir kombinezon vardı. Kıyafetin altından belirginleşen göğüslerini tuttu, gözünden bir damla yaş damladı eline. Bir eliyle gözünden akan yaşları silerken diğer eliyle bedenini keşfetmeye devam ediyordu. İçine yayılan ürperti nefesini kesti. Dolabın kapağını açıp geceliğini çıkardı. Sadece uyumak istiyordu. Komodininin çekmecesinden Ginny’nin çizdiği resmi aldı. Bu resim evde annesine ait tek yağlı boya tabloya bakarak çizilmiş bir portreydi. Bunun bir eşi de Sir Nicholas’ta vardı. Olur da araştırırken lazım olur diye taşıyordu genç adam resmi. Susan başını yavaşça yastığına gömdü. Biraz önce yanaklarından aşağı süzülen yaşlar şimdi burnundan aşıp diğer gözünün altından yastığa süzülüyordu. Birkaç saniye içinde uykuya dalmıştı bile Susan. “Alevler içinden çığlıklar yükseliyordu. Susan her şeyi karşıdan izliyordu. Küçük bir kız çocuğu elinde tuttuğu ayıcığa sarılmış annesine bağırıyordu. Birkaç atın kişnemesi kulaklarını çınlattı. Gözlerini kapatıp ellerini kulaklarına bastırdı. Gözünü açtığında yanan evin bahçesinde at arabasına bindirilen kız çocuğunu gördü. Tanımadığı bir adam kucağına almış, bir diğeri de yere düşürdüğü ayıcığı kaptığı gibi peşlerinden geliyordu. Öndeki adam koşarken ‘Dépêchez vous!’ diye bağırdı arkadakine. Birkaç bağırış duydu yanan evden. Arkasını dönüp eve bakacaktı bütün alevlerin yüzüne doğru geldiğini görüp ellerini yüzüne siper etti.” Kan ter içinde ayırdı bedenini uykudan. Nefes almakta zorlanıyordu Susan. Elinin tersiyle yüzündeki terleri siliyor bir yandan da pencereleri açmaya gidiyordu. Yarı beline kadar sarktı camdan, şimdi nefes alabiliyordu. Genzinde is kokusu kalmış gibiydi. Bu kabuslar git gide sıklaşıyordu. Kucağında çocuğu tutan adamın söylediği şeyi hatırlamaya çalıştı Susan. Şu an kendinden nefret ediyordu. Babası Fransızca dersi alması gerektiğini söylediğinde o sadece piyano çalmak istediğini söyleyip reddetmişti. Kelimeleri birleştirmeye çalışıyordu hatırlamak için. Babasının Fransızlarla konuşurken çıkarttığı sesleri getiriyordu aklına. Odasından çıkmış dalgın dalgın yüzünü yıkamaya giderken babasıyla karşılaştı. O anda ‘Dépêchez vous’ dedi kendi kendine. Gözleri büyümüştü. Babası kızının yanağını okşayıp ‘ne için’ diye sordu. Susan ne dediğini bilmediği için cevap veremedi. ‘Dün yolda gelirken bir adam diğerine böyle seslendi de ne demek olduğunu soracaktım size babacığım. Kulağa çok hoş geliyor’ dedi. Söylediği yalanı uydurma hızına kendi bile şaşırmıştı. Babası gülümseyerek ‘acele et, çabuk ol gibi bir anlamı var’ dedi. Susan gülümseyip yüzünü yıkamak için banyoya girdi. Ellerinin buz gibi olduğunu hissediyordu. Aynada yüzüne bakıp bu sözü tekrarladı birkaç kere. Sonra yüzünü yıkayıp banyodan çıktı. Aşağıdan, merdivenin başından babası ‘Dépêchez vous’ diye bağırdı şakacı bir tavırla. Arkasından ekledi. ‘Kahvaltı hazırmış küçük hanım’ Babasının sesiyle bu sözcüğün telaffuzu iç içe geçti. Sırtındaki tüm tüyler diken diken oldu Susan’ın. Rüyasındaki ses babasına aitti! 
sq

Hatıra - 3. Bölüm -

'Eski İngiltere Dolayları..'

Hava git gide kararmaya başlamıştı. Ginny ve Susan bahçede oturmuş Sir Nicholas’tan gelen mektubu okuyacakları sırada Susan’ın babası bahçeye girdi. Susan hemen mektubu masada duran şapkasının altına gizledi. Babası yanlarından geçerken gülümseyerek durdu. Önce Ginny’ye sağlığını sordu. Sonra Susan’a General’i. Susan ‘Beni eve sağ salim bıraktıktan sonra yoluna devam etti’ diye cevap verdi. Babası oldukça memnundu. Başka zaman olsa babasına bu konuda çıkışırdı ama şu an aklı mektupta kalmıştı. Sonunda yalnız kaldıklarından emin olan Susan mektubu şapkanın altından çıkarıp açtı. ‘Sevgili Bayan  Johnson’ diye başlamıştı mektubuna Sir. ‘Size birkaç iş için Fransa’da bulunacağımı haber vermiştim. Buradayken annenizin öldüğü söylenilen yangınla ilgili zamanında çıkan gazeteleri, yazıları, resimleri araştıracak zamanım oldu. Basım evindeki bir arkadaşım sayesinde birkaç kopya getirebileceğim. Fakat üstün körü anlatınca arkadaşıma bana şaşırtıcı bir şey söyledi. ‘Anneniz Bayan  Johnson’ın ölümüyle ilgili bir şey bilmek isteyenler  Johnson’ların yaşadığı İngiliz kentindense burada araştırma yapmalıdır’ dedi. Fransa ile bir bağlantınız olup olmadığını konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Lütfen ben gelmeden babanızın ağzından bu konuyla ilgili bir şeyler duymaya çalışın. Gerekirse size Fransa’da refakat edeceğimden şüpheniz olmasın. Kopyasını aldığım dosyaları yollamamamın sebebi İngiltere’ye erken dönecek olmam. İçinizi ferah tutun, görüşmek dileğiyle’ yazmıştı mektupta Sir. Susan Fransa lafını üst üste okuyup duruyordu. Ginny Susan bir şey demeyince yüzüne doğru eğilip sordu. ‘Fransa’yla ilgili bir geçmişiniz olduğundan haberin var mı?’ Susan gözünü mektuptan ayırmadan kafasını çevirdi. En sonunda gözlerini arkadaşının meraklı suratına yöneltip dudak büktü. ‘Bilmiyorum’ diyebildi sadece. Morali bozulmuştu. Babasının çok iyi Fransızca konuşmasını yaptığı mesleğe bağlardı her zaman. Ama şimdi aldatılmış gibi hissediyordu. Dudağının titremeye başlaması ağlayacağının habercisiydi. Ginny’e dönüp ‘çok yoruldum Ginny yarın bu konuyu konuşuruz olur mu, eve gidip dinleneyim’ dedi. Ginny anlayışla karşıladı arkadaşını, sarılıp ayrıldılar. Evin kapısından içeri girerken Ginny’e doğru baktı Susan. Yardımcısı tekerlekli sandalyesinden tutmuş içeri götürüyordu genç kızı. Ginny gibi bir dosta sahip olduğu için sevindi. Kimseye görünmeden odasına çıktı. Açık camı kapatıp perdeleri çekti. Üzerinde koyu yeşil işlemeleri olan kahverengi sönük etekli elbisenin düğmelerini çözmeye başladı. Göğüs hizasından kasıklarına kadar düğmeyle dolu olan elbiselerine bir lanet savurdu. Son düğmeyi de açtıktan sonra omuzlarını indirdi yavaşça elbisesinin. Oldukça sakin hareketlerle yapıyor ve bedenini izliyordu. Elbise bacaklarından süzülüp yere düştü. Bir adımda elbisenin içinden çıkıp yana doğru itekledi ayağıyla. Üzerinde bej rengi tül bir kombinezon vardı. Kıyafetin altından belirginleşen göğüslerini tuttu, gözünden bir damla yaş damladı eline. Bir eliyle gözünden akan yaşları silerken diğer eliyle bedenini keşfetmeye devam ediyordu. İçine yayılan ürperti nefesini kesti. Dolabın kapağını açıp geceliğini çıkardı. Sadece uyumak istiyordu. Komodininin çekmecesinden Ginny’nin çizdiği resmi aldı. Bu resim evde annesine ait tek yağlı boya tabloya bakarak çizilmiş bir portreydi. Bunun bir eşi de Sir Nicholas’ta vardı. Olur da araştırırken lazım olur diye taşıyordu genç adam resmi. Susan başını yavaşça yastığına gömdü. Biraz önce yanaklarından aşağı süzülen yaşlar şimdi burnundan aşıp diğer gözünün altından yastığa süzülüyordu. Birkaç saniye içinde uykuya dalmıştı bile Susan. “Alevler içinden çığlıklar yükseliyordu. Susan her şeyi karşıdan izliyordu. Küçük bir kız çocuğu elinde tuttuğu ayıcığa sarılmış annesine bağırıyordu. Birkaç atın kişnemesi kulaklarını çınlattı. Gözlerini kapatıp ellerini kulaklarına bastırdı. Gözünü açtığında yanan evin bahçesinde at arabasına bindirilen kız çocuğunu gördü. Tanımadığı bir adam kucağına almış, bir diğeri de yere düşürdüğü ayıcığı kaptığı gibi peşlerinden geliyordu. Öndeki adam koşarken ‘Dépêchez vous!’ diye bağırdı arkadakine. Birkaç bağırış duydu yanan evden. Arkasını dönüp eve bakacaktı bütün alevlerin yüzüne doğru geldiğini görüp ellerini yüzüne siper etti.” Kan ter içinde ayırdı bedenini uykudan. Nefes almakta zorlanıyordu Susan. Elinin tersiyle yüzündeki terleri siliyor bir yandan da pencereleri açmaya gidiyordu. Yarı beline kadar sarktı camdan, şimdi nefes alabiliyordu. Genzinde is kokusu kalmış gibiydi. Bu kabuslar git gide sıklaşıyordu. Kucağında çocuğu tutan adamın söylediği şeyi hatırlamaya çalıştı Susan. Şu an kendinden nefret ediyordu. Babası Fransızca dersi alması gerektiğini söylediğinde o sadece piyano çalmak istediğini söyleyip reddetmişti. Kelimeleri birleştirmeye çalışıyordu hatırlamak için. Babasının Fransızlarla konuşurken çıkarttığı sesleri getiriyordu aklına. Odasından çıkmış dalgın dalgın yüzünü yıkamaya giderken babasıyla karşılaştı. O anda ‘Dépêchez vous’ dedi kendi kendine. Gözleri büyümüştü. Babası kızının yanağını okşayıp ‘ne için’ diye sordu. Susan ne dediğini bilmediği için cevap veremedi. ‘Dün yolda gelirken bir adam diğerine böyle seslendi de ne demek olduğunu soracaktım size babacığım. Kulağa çok hoş geliyor’ dedi. Söylediği yalanı uydurma hızına kendi bile şaşırmıştı. Babası gülümseyerek ‘acele et, çabuk ol gibi bir anlamı var’ dedi. Susan gülümseyip yüzünü yıkamak için banyoya girdi. Ellerinin buz gibi olduğunu hissediyordu. Aynada yüzüne bakıp bu sözü tekrarladı birkaç kere. Sonra yüzünü yıkayıp banyodan çıktı. Aşağıdan, merdivenin başından babası ‘Dépêchez vous’ diye bağırdı şakacı bir tavırla. Arkasından ekledi. ‘Kahvaltı hazırmış küçük hanım’ Babasının sesiyle bu sözcüğün telaffuzu iç içe geçti. Sırtındaki tüm tüyler diken diken oldu Susan’ın. Rüyasındaki ses babasına aitti! 

sq

26 Aug 14 @ 4:19 pm  —  reblog
26 Aug 14 @ 1:41 am  —  via + org  —  reblog
25 Aug 14 @ 2:14 pm  —  via + org  —  reblog
25 Aug 14 @ 2:10 pm  —  via + org  —  reblog
Hatıra - 2. Bölüm -
'Eski İngiltere dolayları..'
Kocaman bir kahkaha yükseldi sık yapraklı çam ağaçlarının gölgelerinden. Susan’ın babası ve General vurup yere düşürdükleri her kuşta aynı ritüeli gerçekleştiriyorlardı. Susan onlardan biraz geride bulduğu devrilmiş eski bir ağacın gövdesine oturmuş Sir Nicholas’tan aldığı mektubu düşünüyordu. Her kahkaha onu daldığı alemden silkeleyerek çıkarıyordu. Yeterince kuş vurduklarını düşünen mutlu adamlar bir araya gelip içki masasına doğru yürümeye başladılar. General, Susan’ın önüne gelince dizlerini kırıp elini uzattı. ‘Sanırım artık bize katılabilirsiniz’ diye sordu. Susan tek kaşını havaya kaldırdı. Ağzından yuvarlanarak gelen iğnelemeye engel olamamıştı. ‘Katliamınız bittiyse, hay hay’ dedi. General genzini temizleyip durdu, cevap vermeye ve kimseye neşesini kaçırtmaya niyeti yoktu.‘Hep böyle misiniz’ diye sordu Susan. Gözünü ileride, içki masasında duran bardaklara sabitledi. ‘Nasılım’ dedi General. Susan olduğu yerde durup General’e döndü. ‘İstemediğiniz bir şey söylenince ya da sorulunca cevap vermiyorsunuz’ dedi. Susan’ın gözlerine dikmişti gözlerini General. Gözlerinin mavisinin deniz gibi dalgalandığını düşündü, içi ürperdi. ‘Bu mevsimde denizler fırtınalı olur’ dedi kendisinin bile zor duyabileceği bir ses tonuyla. Ama Susan duymuş ve utanmıştı. ‘Afedersiniz’ diyerek anlamamış gibi davrandı. General kendini toparlayıp ‘konuşmaların tartışmaya dönüşeceği duygusu içime doğunca yaparım genelde bunu’ dedi. ‘Eğer sevdiğim biriyle tartışmak istemiyorsam’ diye ekledi. Susan memnun mu olmalı bilememişti. Ama bu aynı zamanda hayatın gerçeklerinden kaçan bir adam demekti. Babası ve arkadaşlarının epeyce ilerlediklerini görünce ‘geride kaldık, merak edecekler’ diyerek önden hızlı hızlı yürümeye başladı. Susan’ın arkasından bakan General biraz kibirlenerek koltuklarını kabarttı. ‘Şair olmalıymışsın sen General’ dedi kendi kendine. Masada içecekler ve beş çayında ikram edilen aperatiflerden vardı. Susan bir an önce eve gitmek ve arkadaşı Ginny’yle evlerinin arka bahçesinde oturmak istiyordu. Buraya gelmeden önce sözleşmişlerdi. Böyle düşünürken babasının ve General’in yardımcıları ellerinde vurulan hayvanları tuttukları kafeslerle geldiler. Susan engel olamadığı bir ‘aman Tanrım canilik’ savurdu dudaklarından. Bir anda sessizlik oluşan masada birkaç saniye sonra kahkahalar kopmaya başladı. Susan sinirlendi. Babasına dönüp ‘ben önden yavaş yavaş gidiyorum, sizler de gelirsiniz’ dedi. Babası General’le göz göze gelince bu fırsatı kaçırmak istemedi. ‘General de size eşlik etsin kızım, her ne kadar burayı biliyor olsan da hava kararmaya başlıyor’ dedi. Susan itiraz etmek için ağzını açamadan General ‘benim için bir zevk efendim’ deyip kolunu hafifçe kaldırdı. Susan istemeyerek davete karşılık verdi ve Generalin koluna girdi. Birkaç adım sonra General’in kulağına doğru uzanıp ‘sadece gözden kaybolana kadar’ diye fısıldadı. Sinirden köpürmeye başlamıştı. Barbarlıklarına karşı fikrini söylediğinde ciddiye alınmadığı gibi bir de bebek muamelesi! Susan arkasına bakıp kimseyi göremeyince birden çekti kolunu General’in kolundan. General bu aksi tavırdan memnun olmuş gibi sırıtmaya başlamıştı. ‘Bebek bakıcılığı üstünüze ziyadesiyle yakıştı ama biliyorsunuz ki ben bebek değilim, reddetmeliydiniz bu teklifi’ dedi. General bir köpek yavrusu masumiyetiyle ‘babanızın ricasını reddetmek mi, lütfen nasıl yapardım böyle canice bir şeyi’ dedi. Susan’ın sinirleri iyice gerilmişti. Cani kelimesindeki o vurgu kulağında çınlıyordu. Bir anda sinirden ayak uçlarına yükseldi ve baş parmağını kaldırıp General’e çıkışmak üzereydi ki cümleleri toparlayamadı. ‘Sen’ dedi, ‘siz’ dedi kaldı. Biraz daha parmak uçlarında kalsa General’le burunları birbirine değecekti.  General’in yaptığını yapmaya karar verdi. Hiçbir şey söylemeden yoluna devam etti. Bir süre sonra bahçeye girecekleri sırada sessizliği General bozdu. ‘Evet, işte böyle. Ben de sevdiğim biriyle tartışmaktansa susuyorum’ dedi. Susan’ın tabiriyle ‘o sinsi gülümseme’ yayılmıştı yine dudaklarına General’in. Genç kızın cevap vermesini beklemeden elini öpüp veda etti. Susan General’in arkasından bakarken yine parmak uçlarında yükseldiğini fark etti. Arkadan gelen soluk ‘Susaaan’ sesi tekrar ayaklarının yere basmasına sağladı. Bahçenin içinden Ginny sesleniyordu. Ginny ve Susan’ların bahçesi bitişikti, evleri gibi. ‘Kimle konuşuyordun’ diye sordu Ginny. ‘Sorma aksi, kendini beğenmiş bir arkadaş edindi babam şu sıralar, onunla konuşuyordum’ dedi. Ginny gülerek ‘baban arkadaş edindiyse onun konuşması daha doğru olmaz mı canım’ dedi. Susan bitkin bir şekilde sandalyeye yerleşirken başındaki hasır şapkayı çıkarıp masaya bıraktı. Buklelerini düzeltip ‘bir de sen moralimi bozma rica ederim. Yeterince zor bir gün geçirdim cani ihtiyarlarla’ dedi. İkisi birden kimsenin bu lafı duymadığını umarak kahkaha atmaya başladılar. Birkaç dakika sonra Susan yorgun düşmüş uzaklara dalmıştı. Ginny biraz arkadaşını izleyip daldığı alemden çıkardı onu. ‘Yine uzaklardasın, temiz hava iyi geldi anlaşılan’ dedi. Susan lafa girecekken Ginny’lerin yardımcısı kocaman iki bardak süt ve kurabiye getirdi. Bugün yaşadığı stresli dakikalardan sonra ılık bir süt iyi gider umuduyla sarıldı bardağa. Gerçekten de bütün iç organlarının yumuşadığını hissetti. Ginny , Susan’a doğru eğilip ‘Sir Nicolas ya da annenden bir haber var mı’ diye sordu.  Elindeki süt bardağını masaya bırakırken sandalyesiyle Ginny’e yaklaştı Susan. Etrafta kimselerin olmadığından emin olunca ‘ Sir birkaç gün burada olmayacakmış’ dedi üzgün bir surat ifadesiyle. O sırada Susan’ların kendi bahçesinden yardımcıları Hannah seslendi. ‘Hanımefendi, bir bey geldi. Size mektup getirdiğini ve önemli olduğunu söylüyor’ dedi. Susan ve Ginny göz göze geldiler. Ginny tekerlekli sandalyesini geri doğru çekip Susan’a yol verdi. ‘Hadi, bekleme git bakalım neymiş’ dedi. Susan kapıya gitmektense bacağını kaldırıp çitlerin üzerinden atladı. O atlarken Hannah korkudan ‘Hiii, Tanrımm’ diye bağırdı. Ginny Susan’ın arkasından gülerek ‘cık cık cık hiç sizin gibi bir bayana yakışmıyor böyle hareketler Susan hanım’ dedi. Susan dönüp Ginny göz kırptı ve arka kapıdan eve girdi.  Ön kapı açık ve hemen dışarıda arkası dönük bir adam dikiliyordu. Susan önce onun Sir Daniel olduğunu düşündü ama çocuk önünü dönünce Sir Daniel olmadığını anladı. Adam da değil çocuktu bu.  En fazla on beş yaşında, sıskaca, uzun bacaklı, sarışın bir çocuktu hem de. Susan’ın önünde selam verdikten sonra zarfı uzattı. ‘Bizzat size vermem rica edildi hanımefendi’ dedi. Susan mektubun kimden geldiğini anlayamadı. Çocuk hiçbir şey söylemeden veda etti ve bahçeden çıktı. Önce merdivenlere yönelse de Ginny’nin bahçede beklediğini hatırlayınca arka kapıya doğru gitmeye başladı Susan. O sırada dikkatlice zarfı açtı. Mektubun sonunda Sir Nicholas’ın imzası vardı. İlk defa böyle tanımadığı biriyle göndermişti mektubunu Sir, şaşırdı sadece. Ginny sabırsızca arabasının tekerlekleriyle oynuyor, olduğu yerde bir öne bir arkaya gidiyordu. Susan’ı görünce ‘hadi ama seni bekliyorum’ diyerek mektubu işaret etti. ‘Kimdenmiş?’ Susan yüzündeki  ifadeyi atamadan kuşkuyla cevap verdi Ginny’e. ‘Sir Nicholas göndermiş.’ 
sq

Hatıra - 2. Bölüm -

'Eski İngiltere dolayları..'

Kocaman bir kahkaha yükseldi sık yapraklı çam ağaçlarının gölgelerinden. Susan’ın babası ve General vurup yere düşürdükleri her kuşta aynı ritüeli gerçekleştiriyorlardı. Susan onlardan biraz geride bulduğu devrilmiş eski bir ağacın gövdesine oturmuş Sir Nicholas’tan aldığı mektubu düşünüyordu. Her kahkaha onu daldığı alemden silkeleyerek çıkarıyordu. Yeterince kuş vurduklarını düşünen mutlu adamlar bir araya gelip içki masasına doğru yürümeye başladılar. General, Susan’ın önüne gelince dizlerini kırıp elini uzattı. ‘Sanırım artık bize katılabilirsiniz’ diye sordu. Susan tek kaşını havaya kaldırdı. Ağzından yuvarlanarak gelen iğnelemeye engel olamamıştı. ‘Katliamınız bittiyse, hay hay’ dedi. General genzini temizleyip durdu, cevap vermeye ve kimseye neşesini kaçırtmaya niyeti yoktu.‘Hep böyle misiniz’ diye sordu Susan. Gözünü ileride, içki masasında duran bardaklara sabitledi. ‘Nasılım’ dedi General. Susan olduğu yerde durup General’e döndü. ‘İstemediğiniz bir şey söylenince ya da sorulunca cevap vermiyorsunuz’ dedi. Susan’ın gözlerine dikmişti gözlerini General. Gözlerinin mavisinin deniz gibi dalgalandığını düşündü, içi ürperdi. ‘Bu mevsimde denizler fırtınalı olur’ dedi kendisinin bile zor duyabileceği bir ses tonuyla. Ama Susan duymuş ve utanmıştı. ‘Afedersiniz’ diyerek anlamamış gibi davrandı. General kendini toparlayıp ‘konuşmaların tartışmaya dönüşeceği duygusu içime doğunca yaparım genelde bunu’ dedi. ‘Eğer sevdiğim biriyle tartışmak istemiyorsam’ diye ekledi. Susan memnun mu olmalı bilememişti. Ama bu aynı zamanda hayatın gerçeklerinden kaçan bir adam demekti. Babası ve arkadaşlarının epeyce ilerlediklerini görünce ‘geride kaldık, merak edecekler’ diyerek önden hızlı hızlı yürümeye başladı. Susan’ın arkasından bakan General biraz kibirlenerek koltuklarını kabarttı. ‘Şair olmalıymışsın sen General’ dedi kendi kendine. Masada içecekler ve beş çayında ikram edilen aperatiflerden vardı. Susan bir an önce eve gitmek ve arkadaşı Ginny’yle evlerinin arka bahçesinde oturmak istiyordu. Buraya gelmeden önce sözleşmişlerdi. Böyle düşünürken babasının ve General’in yardımcıları ellerinde vurulan hayvanları tuttukları kafeslerle geldiler. Susan engel olamadığı bir ‘aman Tanrım canilik’ savurdu dudaklarından. Bir anda sessizlik oluşan masada birkaç saniye sonra kahkahalar kopmaya başladı. Susan sinirlendi. Babasına dönüp ‘ben önden yavaş yavaş gidiyorum, sizler de gelirsiniz’ dedi. Babası General’le göz göze gelince bu fırsatı kaçırmak istemedi. ‘General de size eşlik etsin kızım, her ne kadar burayı biliyor olsan da hava kararmaya başlıyor’ dedi. Susan itiraz etmek için ağzını açamadan General ‘benim için bir zevk efendim’ deyip kolunu hafifçe kaldırdı. Susan istemeyerek davete karşılık verdi ve Generalin koluna girdi. Birkaç adım sonra General’in kulağına doğru uzanıp ‘sadece gözden kaybolana kadar’ diye fısıldadı. Sinirden köpürmeye başlamıştı. Barbarlıklarına karşı fikrini söylediğinde ciddiye alınmadığı gibi bir de bebek muamelesi! Susan arkasına bakıp kimseyi göremeyince birden çekti kolunu General’in kolundan. General bu aksi tavırdan memnun olmuş gibi sırıtmaya başlamıştı. ‘Bebek bakıcılığı üstünüze ziyadesiyle yakıştı ama biliyorsunuz ki ben bebek değilim, reddetmeliydiniz bu teklifi’ dedi. General bir köpek yavrusu masumiyetiyle ‘babanızın ricasını reddetmek mi, lütfen nasıl yapardım böyle canice bir şeyi’ dedi. Susan’ın sinirleri iyice gerilmişti. Cani kelimesindeki o vurgu kulağında çınlıyordu. Bir anda sinirden ayak uçlarına yükseldi ve baş parmağını kaldırıp General’e çıkışmak üzereydi ki cümleleri toparlayamadı. ‘Sen’ dedi, ‘siz’ dedi kaldı. Biraz daha parmak uçlarında kalsa General’le burunları birbirine değecekti.  General’in yaptığını yapmaya karar verdi. Hiçbir şey söylemeden yoluna devam etti. Bir süre sonra bahçeye girecekleri sırada sessizliği General bozdu. ‘Evet, işte böyle. Ben de sevdiğim biriyle tartışmaktansa susuyorum’ dedi. Susan’ın tabiriyle ‘o sinsi gülümseme’ yayılmıştı yine dudaklarına General’in. Genç kızın cevap vermesini beklemeden elini öpüp veda etti. Susan General’in arkasından bakarken yine parmak uçlarında yükseldiğini fark etti. Arkadan gelen soluk ‘Susaaan’ sesi tekrar ayaklarının yere basmasına sağladı. Bahçenin içinden Ginny sesleniyordu. Ginny ve Susan’ların bahçesi bitişikti, evleri gibi. ‘Kimle konuşuyordun’ diye sordu Ginny. ‘Sorma aksi, kendini beğenmiş bir arkadaş edindi babam şu sıralar, onunla konuşuyordum’ dedi. Ginny gülerek ‘baban arkadaş edindiyse onun konuşması daha doğru olmaz mı canım’ dedi. Susan bitkin bir şekilde sandalyeye yerleşirken başındaki hasır şapkayı çıkarıp masaya bıraktı. Buklelerini düzeltip ‘bir de sen moralimi bozma rica ederim. Yeterince zor bir gün geçirdim cani ihtiyarlarla’ dedi. İkisi birden kimsenin bu lafı duymadığını umarak kahkaha atmaya başladılar. Birkaç dakika sonra Susan yorgun düşmüş uzaklara dalmıştı. Ginny biraz arkadaşını izleyip daldığı alemden çıkardı onu. ‘Yine uzaklardasın, temiz hava iyi geldi anlaşılan’ dedi. Susan lafa girecekken Ginny’lerin yardımcısı kocaman iki bardak süt ve kurabiye getirdi. Bugün yaşadığı stresli dakikalardan sonra ılık bir süt iyi gider umuduyla sarıldı bardağa. Gerçekten de bütün iç organlarının yumuşadığını hissetti. Ginny , Susan’a doğru eğilip ‘Sir Nicolas ya da annenden bir haber var mı’ diye sordu.  Elindeki süt bardağını masaya bırakırken sandalyesiyle Ginny’e yaklaştı Susan. Etrafta kimselerin olmadığından emin olunca ‘ Sir birkaç gün burada olmayacakmış’ dedi üzgün bir surat ifadesiyle. O sırada Susan’ların kendi bahçesinden yardımcıları Hannah seslendi. ‘Hanımefendi, bir bey geldi. Size mektup getirdiğini ve önemli olduğunu söylüyor’ dedi. Susan ve Ginny göz göze geldiler. Ginny tekerlekli sandalyesini geri doğru çekip Susan’a yol verdi. ‘Hadi, bekleme git bakalım neymiş’ dedi. Susan kapıya gitmektense bacağını kaldırıp çitlerin üzerinden atladı. O atlarken Hannah korkudan ‘Hiii, Tanrımm’ diye bağırdı. Ginny Susan’ın arkasından gülerek ‘cık cık cık hiç sizin gibi bir bayana yakışmıyor böyle hareketler Susan hanım’ dedi. Susan dönüp Ginny göz kırptı ve arka kapıdan eve girdi.  Ön kapı açık ve hemen dışarıda arkası dönük bir adam dikiliyordu. Susan önce onun Sir Daniel olduğunu düşündü ama çocuk önünü dönünce Sir Daniel olmadığını anladı. Adam da değil çocuktu bu.  En fazla on beş yaşında, sıskaca, uzun bacaklı, sarışın bir çocuktu hem de. Susan’ın önünde selam verdikten sonra zarfı uzattı. ‘Bizzat size vermem rica edildi hanımefendi’ dedi. Susan mektubun kimden geldiğini anlayamadı. Çocuk hiçbir şey söylemeden veda etti ve bahçeden çıktı. Önce merdivenlere yönelse de Ginny’nin bahçede beklediğini hatırlayınca arka kapıya doğru gitmeye başladı Susan. O sırada dikkatlice zarfı açtı. Mektubun sonunda Sir Nicholas’ın imzası vardı. İlk defa böyle tanımadığı biriyle göndermişti mektubunu Sir, şaşırdı sadece. Ginny sabırsızca arabasının tekerlekleriyle oynuyor, olduğu yerde bir öne bir arkaya gidiyordu. Susan’ı görünce ‘hadi ama seni bekliyorum’ diyerek mektubu işaret etti. ‘Kimdenmiş?’ Susan yüzündeki  ifadeyi atamadan kuşkuyla cevap verdi Ginny’e. ‘Sir Nicholas göndermiş.’ 

sq

24 Aug 14 @ 9:37 pm  —  reblog
20 Aug 14 @ 4:24 pm  —  via + org  —  reblog
OS
Dimension Hand